Asayiş

CEZANIN KUSURA GÖRE TESPİT EDİLMESİ


5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin dördüncü fıkrasında, taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan cezanın failin kusuruna göre tespit edileceği hüküm altına alınmıştır.

Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlar

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin beşince fıkrasında ise, birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olacağı ve her failin cezasının kusuruna göre ayrı ayrı tespit edileceği ifade edilmektedir.

Herkesin kendi kusurundan sorumlu olması

Yasal düzenleme hükümlerine göre, birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru dikkate alınmak suretiyle sorumlu tutulacaktır. Taksirli suçun yasal tanımında yer alan sonucun, birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli eylemler nedeniyle ortaya çıkması mümkündür.

Bu konuda gündelik hayatta sık karşılaşılan bir örnek vermek konunun daha iyi anlaşılması açısından faydalı olacaktır.

Örneğin; bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir.

Bu gibi hallerde sonucun oluşumu açısından her kişinin taksirli eylemi nedeniyle kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak tespit edilmelidir.[1]

Örneğin; birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması halinde, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler.

Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamayacaktır.[2]

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun suça iştirake dair hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini tespit etmektedir.

Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık sonucu açısından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru dikkate alınarak tespit edilmelidir.

Bu belirlemede, diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınmayacaktır.[3]

Failin davranışlarının mağdurun veya üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi

Zararlı sonucun, failin davranışlarının mağdurun ya da üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi sonucu ortaya çıktığı hallerde, failin taksirli sorumluluk şartlarının bulunup bulunmadığı tespit edilmelidir. Bunun için sonuca kimin neden olduğu, failin iradi davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediği belirlenmelidir.

Sonucun tek sebebinin olduğu hallerde fail dışındaki kişilerin kusuru

Mağdur veya üçüncü kişinin davranışının veya bir başka nedenin sonucun tek sebebi olduğu veya zararlı sonucun sadece bu kişilerin kusurlu davranışlarından dolayı ortaya çıktığı hallerde, failin davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmelidir.

Failin kusurlu davranışına mağdur veya üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği haller

Buna karşılık failin kusurlu davranışına mağdur veya üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve sonucun çeşitli kusurlu davranışının birleşmesinden ortaya çıktığı hallerde, nedensellik bağı kesilmemektedir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 40. maddesine göre taksirli suçlarda iştirak ilişkisi de mümkündür. Bu nedenle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinin dört ve beşinci fıkralarına göre herkes kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olacaktır.[4]

Öğretideki görüşler

Öğretide, üçüncü bir kişinin veya mağdurun davranışının failin taksirli davranışına eklenmesi halinde, nedensellik ilişkisinin ortadan kalkıp kalkmadığı hususunun araştırılması gerektiği yönünde görüşler ileri sürülmektedir.[5]

Bu görüş sahipleri, eklenen davranışlar kusurlu değilse, sonucun failin taksirli hareketinden kaynaklandığının kabul edilmesi gerektiğini, diğer davranışların kusurlu olması halinde ise, bunların taksirin varlığını tamamen veya kısmen kaldırıp kaldırmadığına bakılması gerektiğini ifade etmektedirler.[6]

Birden fazla kişinin birleşen eylemleri ile bir sonuca neden oldukları hâllerde, bu faillerin davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik ilişkisi dikkate alınmalıdır.

Bu gibi durumlarda, her bir kişinin davranışı ile sonuç arasında nedensellik ilişkisinin bulunması ön koşul olarak aranmaktadır.

Bir ekip hâlinde faaliyet gösterenlerden birisine diğerlerini denetleme ve kişiler arasında koordinasyonu sağlama yükümlülüğü yüklenmiş ise, kişi bu yükümlülüğe uygun davranmadığı için sonucun ortaya çıkmasına neden olduğu hâlde, bu kişinin sonuçtan sorumlu olacağı söylenebilir.[7]

Failin kusurlu davranışına mağdurun kusurlu davranışı da eklenmiş ve sonuç bu iki kusurlu hareketin birleşmesinden kaynaklanmışsa, (ortak kusur) failin sorumluluğu ortadan kalkmayacaktır.[8]

Bu olasılıkta taksirler arasında takas söz konusu olamaz ve fail kusuru oranında taksirli suçtan cezalandırılmalıdır.

Bazı yazarlar, birden çok kişinin davranışı ile birlikte sonuca neden olduğu ve tüm katılanların özen yükümlülüğüne aykırı hareket ettiği hallerde, sonucun objektif olarak isnat edilebilir durumda olduğu, herkesin kendi taksirli eylemi nedeniyle kusuruna göre sorumlu olacağını ileri sürmektedirler.[9]

Bu gibi hâllerde önceki taksirli davranış ile sonuç arasında nedensellik bağı bulunmamasından veya kesilmesinden bahsedilemeyecektir.[10]

Failin zaten taksirli davranışlarının bulunduğu ve bir başkasının taksirli davranışının buna eklendiği hallerde, failin davranışı ile sonuç arasındaki nedensellik bağının bulunduğu söylenebilecektir.[11]

Öğretide, bu durumda sorunun artık nedensellik bağı sorunu olmadığı, failin ve üçüncü kişinin kusurunun belirlenmesinin bir sorun olarak ortaya çıktığı yönünde görüşler ileri sürülmektedir.[12]

Örneğin; bir inşaatın yıkımı sırasında yoldan gelip geçenlere zarar verilmemesi hususunda zorunlu önlemleri almayan yüklenici, zararlı sonuçtan sorumlu olacaktır.

Örneğin; yıkım alanını tahta perde ile çevirmeyen yüklenici, iki işçisinin binadan sökülen kalası dikkatsizce sokağa atmaları sonucu meydana gelen sonuçtan her iki işçisiyle beraber taksirinden dolayı sorumlu tutulacaktır.[13]

Yasa koyucu, taksirle gerçekleştirilen bazı eylemleri suç olarak tanımlayıp, cezai yaptırıma bağlanmıştır.

Burada yasa koyucu, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hâle gelen toplum hayatı içinde daha dikkatli davranmalarını temin etmek amacıyla hareket ettiğini söyleyebiliriz.

Yaşamsal deneyimlerin bir sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen görevini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı sonuca neden olan kişinin, taksirle işlenen suçlara ilişkin cezai sorumluluğu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda hüküm altına alınmıştır.

Ayrıca taksirin varlığından bahsedebilmek için, kanuni tanıma uygun davranışın gerçekleştirilebileceğinin öngörülme imkânının mevcut olması gerekir.

Failin iradesi kasten işlenen suçlarda sonuca yönelik olmasına rağmen, taksirli suçlarda failin iradesi harekete yönelik olmaktadır.

Burada gerek yasal düzenlemelerle hüküm altına alınan kurallara gerekse ortak yaşamsal deneyimler sonucu ortaya çıkmış kurallara, failin iradi olarak uymaması nedeniyle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranıldığı hallerde, bir takım zararlı sonuçların doğabileceğinin öngörülebilmesi söz konusu ise taksir halinin varlığından söz edilecektir.

Fail tarafından gerçekleştirilen davranışın sonucu ortak deneyime göre öngörülemiyorsa ve hukuken de böyle bir yükümlülük getirilmemişse, taksirli davranıştan bahsedilemez.

Artık burada “kaza” veya “tesadüf” olarak tanımlanan bu durum cezai sorumluluk gerektirmeyecektir.

Yani taksirli suçlarda da, gerek icrai davranışın gerekse ihmali davranışın iradi olması ve ortaya çıkan sonucun öngörülebilir olması şarttır.

İradi bir hareket yoksa taksirden söz edilemez. Burada öngörülemeyecek bir sonucun ortaya çıkması hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğu doğmayacaktır.[14]

Sonucun öngörülebilirliğinin tespitinde şu hususlar dikkate alınmalıdır:[15]

1) Failin içinde bulunduğu sosyal çevre,

2) Failin mensup olduğu meslek,

3) Failin eğitim durumu,

4) Ortak tecrübe,

5) Failin bilgi düzeyi,

6) Failin kişisel özellikleri.

Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alınarak failin sonucu öngörüp görmediği hususu tespit edilmelidir.[16]

Öğretide; öngörülebilir neticenin fiilen meydana gelen sonuç olmayıp failin yaptığı iradi davranışın sebep olabileceği benzer neticelerden olduğu hallerde, fiilen oluşan sonucun sadece genel olarak öngörülebilir olması taksirin varlığı için yeterli olduğu yönünde görüşler ileri sürülmektedir. Bu yazarlara göre, sonucun bütün detaylarının öngörülmesine ihtiyaç yoktur.[17]

YARGITAY UYGULAMASI

Taksirli suçlar açısından temel cezanın belirlenmesinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61. Maddesinin birinci fıkrası ve 22. Maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan ölçütlerden olan failin kusuru, meydana gelen zararın ağırlığı, suçun işleniş biçimi ile suçun işlendiği yer ve zaman dikkate alınarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 3. maddesinin birinci fıkrası gereğince işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde maddede belirtilen cezanın alt ve üst sınırları arasında hakkaniyete uygun bir cezaya hükmedilmesi gerekmektedir.

Taksirle ölüme neden olma suçu açısından

Taksirle ölüme neden olma suçu açısından temel cezanın belirlenmesi sırasında failin kusurunun yanında, suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri ile meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığının da dikkate alınması zorunludur.[18]

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu uygulamasında, daha önceden olduğu gibi taksirli suçlarda matematiksel kusur hesabına dayalı cezalandırma sisteminden vazgeçilmiş ise de, alt ve üst sınır arasındaki cezanın, suç konusunun önem ve değeri ile meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı gözetilerek, fakat ağırlıklı olarak kusura göre belirlenmesi hakkaniyete ve kanuna daha uygun olacaktır.

Bundan başka, cezanın kanunlarda yer alan objektif ölçütler terk edilerek, tamamen sübjektif olan hak ve nasafet gereğince tayin edilebileceğinin kabul edilmesi halinde, kişilere göre değişkenlik gösterecek olan adaletsiz uygulamaların ortaya çıkması mümkün olabilecektir.

Bu nedenle şu hususlar cezanın belirlenmesinde dikkate alınmalıdır:

1) Taksire dayalı kusurun ağır olduğu ahvalde, alt sınırdan uzaklaşılarak temel ceza belirlenmelidir.

2) Hafif kusurun bulunduğu durumlarda ise alt hadden veya asgari hadde yaklaşılarak temel cezanın tayin edilmesi isabetli olacaktır.

Belirtmek gerekir ki, bu uygulamadan ağır ya da tam kusurlu olan fail hakkında en üst veya azami hadde yakın, hafif veya tali kusurlu fail hakkında ise alt hadden ceza belirlenmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır.

Burada önemli olan, somut olaya uygun diğer ölçütlerle birlikte “orantılılık ilkesi” de göz önünde bulundurularak temel ceza belirlenmesidir.[19]

Asli kusur halinde asgari hadden uzaklaşarak cezanın belirlenmesi zorunluluğu

Örneğin; bir kişinin kemik kırığı oluşacak şekilde, bir kişinin ise basit tıbbi müdahale giderilebilir şekilde yaralandığı olayda, sola dönüş kurallarına uymaması nedeni ile asli kusurlu olan sanık hakkındaki temel cezanın asgari hadden uzaklaşılarak belirlenmesi gerekir.[20]

Taksirli suçlarda hak yoksunluğu

Taksirli suçlarda hak yoksunluğu ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 53. Maddesinin uygulanması mümkün değildir. Bu kural gözetilmeden sanık hakkında TCK’nın 53/1. maddesi gereğince hak yoksunluğuna hükmedilmesi halinde karar bozulabilecektir.[21]

“failin güttüğü amaç ve saiki”

Taksirli suçlar açısından temel cezanın belirlenmesinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61/1. maddesinin (g) bendinde yer alan “failin güttüğü amaç ve saiki” gerekçesine dayanılamaz.[22]

”suçun işlenmesinde kullanılan araçlar”

Taksirli suçlar açısından temel cezanın belirlenmesinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61/1. maddesinin (b) bendinde yer alan ”suçun işlenmesinde kullanılan araçlar” gerekçesine dayanılamaz.[23]

Taksirli suçlarda tekerrüre esas kabul edilemeyecek ilamın, tekerrüre esas teşkil ettiğinin temel ceza tayini gerekçeleri arasında sayılması

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61/1. madde ve fıkralarında yer alan ölçütler dikkate alınarak temel cezanın belirlenmesi gerekir. Örneğin; sanık hakkında temel cezanın belirlenmesi sırasında kasıtlı suça ilişkin olup taksirli suçlarda tekerrüre esas kabul edilemeyecek ilamın, tekerrüre esas teşkil ettiğinin temel ceza tayini gerekçeleri arasında sayılması hukuka aykırı olacaktır.[24]

Sanığın bir kişinin basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek, bir kişinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmasına neden olduğu olay

Kusur: failin araçla sağ yan tarafını kontrol etmeden kontrolsüzce sağa manevra yapması

Olay günü meskûn mahalde gece vakti sanığın idaresindeki araç ile seyri sırasında olay mahallinde sağ yan tarafını kontrol etmeden kontrolsüzce sağa manevra yapması sonucu arkasından sağda aynı istikamete seyreden otomobilin sol yan ön kısmı ile çarpışması sonucu bir kişinin basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek, bir kişinin de basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralanmasına neden olduğu olayda, taksirli suçlar açısından temel cezanın belirlenmesinde 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 61/1 ve 22/4. madde ve fıkralarında yer alan ölçütlerden olan failin kusuru, meydana gelen zararın ağırlığı, suçun işleniş biçimi ile suçun işlendiği yer ve zaman nazara alınmak suretiyle alt sınırdan bir miktar uzaklaşılmak suretiyle hakkaniyete uygun bir cezaya hükmolunması gerekecektir. Bu olayda Yargıtay, teşdidin derecesinde yanılgıya düşülerek, adalet ve hakkaniyete uygun düşmeyecek biçimde üst hadden ceza belirlenmesini hukuka aykırı bulmuştur.[25]

Tek bir bilinçli taksirin bulunması hali

Sanık hakkında belirlenen temel cezanın bilinçli taksirle artırılması sırasında, şayet tek bir bilinçli taksir hali varsa; örneğin, bilinçli taksir oluşturan ihlal yalnızca kırmızı ışık ihlalinden ibaret ise, bu durumda herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22/3. maddesi uyarınca temel cezanın 1/3 oranı yerine, 1/2 oranında artırılması sonucu sanık hakkında fazla ceza tayini hukuka aykırı olacaktır.[26]

Tam kusur hali ve 3 kişinin yaralandığı olay

Sanığın tam kusurlu olduğu ve sanığın taksirinin yoğunluğu ve biri nitelikli olmak üzere üç kişinin yaralandığı olayda, alt sınır aşılarak hak ve nasafete uygun bir ceza tayini yerine, asgari hadden cezanın belirlenmesi kararın bozulmasına neden olabilecektir.[27]

Eylemlerin bölünerek uygulama yapılmasının hukuka aykırılığı

Bu konuyu bir örnekle açıklamak faydalı olacaktır. Örneğin; bilinçli taksirin koşullarının oluştuğu kazada bir kişinin ölümü ile bir kişinin de nitelikli şekilde yaralandığı olayda, sanık hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85/2. maddesi uyarınca hüküm kurulması yerine, uzlaşmanın sağlandığı gerekçesiyle eylemler bölünerek taksirle yaralama suçu yönünden düşme, taksirle öldürme suçu yönünden ise 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 85/1. maddesi uyarınca mahkûmiyet kararı verilmesi hukuka aykırı olacaktır.[28]

Sadece olayda kullanılan araca ilişkin sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilebilmesi zorunluluğu

Örneğin; sanığa ait sürücü belgesinin incelenmesinde, A2 ve E sınıfı sürücü belgesi sahibi olduğu anlaşılan sanığın, E sınıfı sürücü belgesinin sürme yetkisi verdiği otobüs türü araçla değil, atılı suçu sahip olduğu A2 sürücü belgesinin sürme yetkisi verdiği motorsiklet ile gerçekleştirmiş ise, bu durumda sadece A2 sınıfı sürücü belgesinin geri alınması gerekecektir. Bu gibi durumlarda örneğin, sanığın hem A2 hem de E sınıfı sürücü belgesinin geri alınmasına karar verilmesi yasaya uygun bir davranış olmayacaktır.[29]

(Bu köşe yazısı, sayın Dr. Suat ÇALIŞKAN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)


Source link

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu